Dante`nin 20 aylıkken geçirdiği bir kaza sonunda yaşadığımız üzücü bir durumdan sonra, internet başında sabahlara kadar, gözümün önünde yıldızlar uçuştuğunu görene kadar, gözlerim kan çanağına dönene kadar, bu konu hakkında araştırma yapmaktan, aynı şeyi yaşamış insanların forumlarını okumaktan, sorulara verilen cevapları okumaktan kafamın kazan gibi olduğunu, kafamın karıştığını, adeta yaşama küstüğümü hatırlıyorum.
Tammo ise olaydan sonra, aklı selim bir bilim adamı ve soğukkanlı bir insan olmasından ötürü sadece güvendiği bir iki "hakemli" bilimsel websitesinde bu konuda yazılan bir iki bilimsel yazıyı okuduğunu ve kafasında bu konuyu bitirdiğini bliyorum. Artık onun gibi olmayı beceriyorum. Çünkü gözümle gördüm ki, rasyonel olmak için, doğru yerlerden bilgi almak ve soğukkanlılığını yitirmemek gerekiyormuş.
Bir önceki yazıma gelen, "doğal olarak" kafası karışmış yorumları da görünce, bunun ne demek olduğunu çok iyi bildiğimden, bu yazıyı da yazmayı borç bildim.
Gelen yorumlardan, internet üzerinden okuduğum Türkiye gazetelerinden ve telefonda konuştuğum Türkiye`deki yakınlarım ve arkadaşlarımdan öğrendiğime göre kafalar fena halde karışık.
Hatta bugün, diş hekimliği bölümünde okuyan ve hastanede pratik yapmaya giden yeğenimle chat`leşirken "aman dikkat et teyzem, hastanelere gidiyorsun, risk altındasın, aman diyeyim şu aşıyı yaptır" dediğimde, bana "ama teyze, domuz gribi aşısından biri ölmüş ve içinde civa varmış, bizim hoca bile yaptırmayacağını söyledi sınıfta" deyince artık Türkiye`de (zaten çoğu şey yanında) bu konuda da birşeylerin gerçekten yanlış olduğunu anladım.
Ben Türkiye`de yaşasaydım, bu aşıyı ilk yaptıranlardan olurdum. Niye mi? bakın, yaşadığım ülkede kimse birbirine dokunmaz, sarılıp öpüşmez, öyle olur olmadık zamanda el sıkışmaz, çocuklar bile öksürürken kollarının dirsek bölümüne öksürür (övünmek olsun yine anasını satayım, Dante bile öksürürken koluna öksürür) sabah akşam banyo yaparlar, ellerine zırt pırt mikrop öldürücü jel sürerler, otobüs, metro gibi şeylere ancak New York City falan gibi büyük ve kalabalık şehirlerde binilir, Amerika`nın geri kalanı daha otobüs nedir bilmez, yani toplu taşıma araçları hastalığın yayılması için çok uygun (bizim şehirde otobüs seferlerinde azaltmaya gidilecekmiş, yolcu eksikliğinden, bomboş otobüsler ve öyle sık sık da değil, 45 dk`da bir varsa şanslısınız), yani millet bizim gibi otobüslerde minibüslerde kucak kucağa gitmiyor...
Bugünlerde Türkiye`de, eğer otobüse biniyor ve durakta inmek için o kapı yanındaki demire tutunuyorsam herhalde aklım çıkardı. Yada yanımdaki könk könk öksürüyorsa otobüste...siz istediğiniz kadar elinizi yıkayın! Hastalık bu kadar yakın!
Bu saydığım şeylerin hangisi yapılır bizim ülkemizde? şapkanızı koyun önünüze, öyle bak "milletini aşağılıyor" komplekslerinden arınmış halde düşünün...Ben Türkiye`de yaşasam aşı olurdum hemen!
Bugün Dante`nin cimnastik dersinde karşılaştığım mühendis bir anne, Dante`nin aşı olduğunu öğrendiğinde, derhal nerede ve ne zaman yapıldığını ve hemen o da oğlunu götüreceğini söyledi. Burada insanlar spekülasyonlardan daha uzak, daha iyi bilgilendiriliyorlar, bilgiye ulaşmak için TV ve gazeteye kulak vermiyorlar.
Ülkenin başındakilerin bile bilim adamlarının dediklerine kulaklarını tıkadıklarını, halkı yanlış yola sürüklediklerini gördükçe deli oluyorum. Bakın, burada Obama`nın kızlarına, okullarındaki her çocuk gibi, domuz gribi aşısı yapıldı, Obama ve eşi de aşı olmak için, önce risk grubundakilerin aşısının bitmesini bekliyorlarmış.
Bizim liderlerin, salgın önlemi için halka örnek olmak için kollarını açıp uzatacaklarını, yada çocuklarını aşılatacaklarını geçtim, bir savaş halinde, aileleriyle beraber ülkeyi ilk terkedeceklerden olmayacaklarını kim garanti edebilir?
Bir ülke liderinin, "ellerimi yıkarım olur biter" deyip, milyonları etkilemesi yerine "haydi çocuklar aşıya" demesi, "baş öğretmen"in tahtaya latin harflerini yazmasıyla hafızalarımıza kazınan o güzel fotoğrafı gibi, onun da hemşireye kolunu uzatırkenki fotoğrafını görmeyi çok isterdim. Ama olmadı malesef...spekülasyona bile bile çanak tutuldu, eğitimli insanların bile aklı karıştırıldı...
Fazla konuşmaya gerek yok, sizi daha bilimsel bir ortama sokacağım şimdi.
Açık Radyo`nun, mikrobiyoloji ve enfeksiyon hastalıkları uzmanı Prof. Dr. Selim Badur ve Sağlık Bakanlığı'nın oluşturduğu bilim danışma kurulunun da üyesi olan, İstanbul Tıp Fakültesi Viroloji ve İmmünoloji Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Şadi Yenen'le yaptığı röportajları okumanızı ve dinlemenizi tavsiye edeceğim. Ayrıca aynı yerde, Türk Tabibler Birliği`nin domuz gribi ile ilgili sorulara verdiği yanıtları bulabilirsiniz. Ayrıca, İngilizce bilenleriniz, ABD`nin sağlık konularında güvenilir kaynağı Centers For Disease Control and Prevention `ın bu konuda verdiği bilgileri ve Avrupa`nın, salgın hastalıklar araştırmaları hakkındaki önde gelen yayını Eurosurveillance` ın bu konudaki yazısını lütfen okuyunuz. Zamanım olduğunda, çevirisini yapıp buradan yazmayı düşünüyorum. Ben sizin için çevirisini yaparken, siz de bu arada üşenmeyin, Açık Radyo`nun bu hizmetini okuyun ve dinleyin lütfen! Çok şey öğreneceksiniz. Aklınızdaki o bulanıklık geçecek.
İlk defa gerçekten kastederek,
Sağlıcakla kalın...
Not:
Bu yazıyı yazdıktan saatler sonra Yok ki`den gelen yorumla, onun da bu konuda risk gruplarını da anlatan, bilim insanı hassasiyetiyle yazdığı yazısını gördüm. Daha da bilgilenmek için lütfen okuyunuz.
Perşembe, Kasım 05, 2009
Çarşamba, Kasım 04, 2009
Domuz Gribi aşısı (sprey)

Dün, Moms Club aracılığıyla aldığım bir email üzerine, apar topar buradaki tüm arkadaşlara da email ile haber verdim "domuz gribi aşısı olmak isteyenleriniz yarın şuraya ve şu saatte gelsin" diye. Bugün, oğlunu aşılatmak isteyen doktor bir arkadaşım/komşum ile birlikte hastanenin yolunu tuttuk. 4 saatlik bir zaman diliminde 1000 dozluk aşılama yapacaklardı. "ulan şimdi millet birbirini eziyordur, park yeri de bulamayız, sıçtık!" diye de endişeliydik. Aşılama başladıktan 1 saat sonra hastanedeydik. Hastanenin, aşılama yapılacak binasının önüne "crime scene" şeritleri gibi sarı şeritlerle, insanları sıraya sokmak için labirent koridorlar yapılmış. Çevreye de 5 tane izbandut gibi güvenlik görevlileri koyulmuş. Şimdi Türkiye`de teknik olarak sorun değil ama, ABD`de kürtaj tü kaka olduğu için, kürtaj yapan kliniklerin önünde de güvenlik çok sıkı olur, önlerinde her daim bir gösteri olur falan ya, arkadaşla güvenlik bariyerini geçip sarı şerit yolun arsından yürürken "aha sıçtık, bunu da protesto eden var herhalde, grip aşısı yerine sopa yemeyelim burda" diye içimden geçirdim. Kapı önü güvenliğini anlamaya çalışırken, sıra da bitiverdi. Biz yanımıza üzüm almışız, elma almışız, meyve bıçağı almışız, cem cerez, snack almışız, sıkılmasınlar diye kitap oyuncak almışız, hani 1000 kişilik bir sıra bekliyoruz ya...Daha soluğumuz düzene girmeden sıra da bitti.
Aşılanacak kişiler, 2-16 yaş arası çocuklardı ve bunların sağlıklı olması, burnu akmıyor olması, normal grip aşısı olmuşsa 28 gun onceye kadar olmus olması, şeker hastası olmaması, astımı olmaması, alerjik bir yapıya sahip olmaması, yetişkin ise, evde 6 aylıktan küçük bebekle doğrudan temas halinde olması gerekiyordu.
Sprey aşının içinde civa yok! İçerik açısından normal grip aşısı ile pek farkı yok. İçinde civa olduğu söylenen şırınga aşıların ise civa oranı yediğiniz balıktaki, kutu ton balığındaki civa oranından daha fazla değil.
Aşılanacak çocuğun adını ve yaş aralığını yazıp bir imza karşılığında, aşı olunacak odaya girdik. Büyük bir oda, bir sürü masalar, masalarda da hemşireler. Sırayla, işi biten hemşirenin yanına gönderiliyorsunuz. Daha önce Dante`ye anlatmıştım ne yapacaklarını. Hasta olduğunda saline ile burnuna sürekli tecavüz ettiğimiz için artık olayı kanıksamış halde, kucağımda oturdu, daha elindeki bisküvisini ısırmaya yeltenmişti ki, (daha önceden okuduğumdan kafasını sabitlemem gerektiğini biliyordum) kafasını seviyormuş gibi tutup sabitledim. Hemşirenin de eli ne çabukmuş hayran kaldım, zort diye kaleme benzeyen bir tüpün 2 cm`lik ucunu ardı ardına burnuna sokup spreyleyiverdi.
Dante daha "nerdeyim, ne oldu bana" diye afallamışken, "oğlum çek burnunu iyice" dedim. Bilir burnunu sümkürmeyi de, çekmeyi de. Fırt diye burnunu da çekti. Kalktık, işi biten her çocuğa "yeah! you did it! good job!" diyen kapıya sırf bunun için dikilmiş tezahüratçı hemşire eşliğinde çıktık. İkinci ve sonuncu dozu da Aralık ayında spreyleyecekler.
Günlerdir Türk gazetelerinde domuz gribi aşısı diye gösterdikleri bir resim var. Kızın kafasını 5 kişi tutumuş, kız da doğal olarak dünyanın sonu gelmiş gibi çırpınıyor. Yada "Domuz gribi aşısı Türkiye`ye geldi" haberi altında korkutucu, nedense koca bir şırınga resmi var.
Burada, 2 yaşın altındakilere şırınga ile ama 2 yaş üstüne burundan sprey şeklinde. Sprey de, mist işte, pıst pıst oldu da bitti maşallah şeklinde. Korkulacak birşey yok.
Ülkenin başındaki kişi elini taşın altına koymuyormuş!!! Sen yaptıracaksın ki, "ümmet" dediğin millet de arkandan gelecek. Binlerce insanın ölebileceği bir salgın ülkeye giriş yapmış, hergün ölüm haberleri alınmaya başlanmışsa, nasıl iş oy vermeye geldiğinde sabahın köründe gazete flaşları önünde ilk oy kullanan sen oluyorsan, böyle bir salgından milletini korumak için, aynı flaşlar altında, göstere göstere kolunu uzatacaksın hemşireye...sonra, "en az üç çocuk yapın" dediğin milletin üç çocuğundan biri domuz giribinden öldüğünde bunun vebalini nasıl taşıyacaksın?!
Haydi çocuklar aşıya!
Pazartesi, Kasım 02, 2009
Kabak tadı 2009
Bir Cadılar Bayramı'nı daha abur cubursuz atlattık...Ben her zamanki gibi, sağlıklı besin kumkuması anne olarak, kapıya şeker toplamaya gelen çocuklara dağıtmak üzere minik paketlerde katkısız, bu da yetmiyormuş gibi fırınlanmış, bu da yetmiyormuş gibi, tam buğday unundan, atıştırmalık cipsler satın aldım. Gelen çocukların sepetlerine, sonra da benim uzattığım paketleri alırlarkenki afallamaları, bana bir kez daha, ne kadar doğru yaptığımı hatırlattı.
Bazı çocuklar arsızlığın sınırını aşıp, "Do you have any unhealthy treat?" (sağlıksız birşey yok mu? bu ne ya? çocuklar tüyelim, karı manyak!") deyip burunlarını kıvırdılar. Bazıları da "wow! I like this stuff!" (vay! çocuklar evet karı manyak, siz verin o elinizdekileri bize, biz yeriz onları!" deyip, benden ikinciyi de alma hakkını kazandılar. Neyse ki, hala bu ülkenin çocukları için ümidim var.
Dante de, bu yıl 3. Cadılar Bayramı'nı kutladı. İlkinde 5 aylıktı, Alev teyzesi ve Demir amcası ona korsan kostümü hediye etmişlerdi, ikincisinde 17 aylıktı, kanguru kostümünden ve olanlardan bir nebze haberdar da olsa, şeker toplamaya çıkmamıştı. Kapıya gelen kostümlü çocukları kanguru kostümüyle karşılayıp onlara bye bye yapmıştı. Bu seneki kostümler içinden aslanı seçip, bir hafta önceki kutlamaya katılmıştı. Sonra fikrini değiştirip örümcek kostümüyle şeker toplamaya çıkmaya razı oldu, hatta bunun için sabırsızlandı.

Yukarıdaki sarhoş kabak benim eserim, Linux/Ubuntu kabağı bilin bakalım kimin eseri! (örümcekli kabak geçen hafta oyduklarımızdan)
Komşu çocuklarıyla hep beraber kapı kapı dolaşmaya başladıklarında önce olayı yadırgadı. Sonra giderek açıldı. Birkaç ev sonra artık her şeker verene "danke schön", ("thank you" demeyi reddetti), ayrılırken de, "Happy Halloween!" demeyi ihmal etmedi. Bu işten o kadar zevk aldı ki, yaklaşık 10 ev sonra artık uzatılan şekerleme kabındaki en büyük şekerlemeyi yada çikolatayı kaşla göz arasında seçip sepetine attı, sanki ne olduklarını biliyormuş gibi.
Eve döndüğümüzde, dolan sepetindeki çikolatalardan bazılarını alıp uçak gibi havada vın vın yaptı, sonra bir ara babasının boş bulunup da onlardan birini mideye indirdiğini görünce, elinde bir süredir uçak yaptığı şeyi yemek istedi. Ben de "eğer onları yersen dişlerin acır" dedim. İnandı...bir daha da sormadı. Sepet hala mutfakta yerde duruyor ve bir daha dokunmadı bile.
Abur cubura bayılan babası sepeti yarıladı bile. Kırk yılda bir çikolata yiyen, şekerleme hiç sevmeyen annesi de, evin çok yakınında yeni açılan, çiftçiden müşteriye doğrudan satış yapan meyve/sebze/baharat/çerez dükkanında bulduğu, şimdiye kadar yediği en güzel, "Turkish" dut kurularının tadını çıkarıyor.
Bazı çocuklar arsızlığın sınırını aşıp, "Do you have any unhealthy treat?" (sağlıksız birşey yok mu? bu ne ya? çocuklar tüyelim, karı manyak!") deyip burunlarını kıvırdılar. Bazıları da "wow! I like this stuff!" (vay! çocuklar evet karı manyak, siz verin o elinizdekileri bize, biz yeriz onları!" deyip, benden ikinciyi de alma hakkını kazandılar. Neyse ki, hala bu ülkenin çocukları için ümidim var.
Dante de, bu yıl 3. Cadılar Bayramı'nı kutladı. İlkinde 5 aylıktı, Alev teyzesi ve Demir amcası ona korsan kostümü hediye etmişlerdi, ikincisinde 17 aylıktı, kanguru kostümünden ve olanlardan bir nebze haberdar da olsa, şeker toplamaya çıkmamıştı. Kapıya gelen kostümlü çocukları kanguru kostümüyle karşılayıp onlara bye bye yapmıştı. Bu seneki kostümler içinden aslanı seçip, bir hafta önceki kutlamaya katılmıştı. Sonra fikrini değiştirip örümcek kostümüyle şeker toplamaya çıkmaya razı oldu, hatta bunun için sabırsızlandı.

Yukarıdaki sarhoş kabak benim eserim, Linux/Ubuntu kabağı bilin bakalım kimin eseri! (örümcekli kabak geçen hafta oyduklarımızdan)
Komşu çocuklarıyla hep beraber kapı kapı dolaşmaya başladıklarında önce olayı yadırgadı. Sonra giderek açıldı. Birkaç ev sonra artık her şeker verene "danke schön", ("thank you" demeyi reddetti), ayrılırken de, "Happy Halloween!" demeyi ihmal etmedi. Bu işten o kadar zevk aldı ki, yaklaşık 10 ev sonra artık uzatılan şekerleme kabındaki en büyük şekerlemeyi yada çikolatayı kaşla göz arasında seçip sepetine attı, sanki ne olduklarını biliyormuş gibi.
Eve döndüğümüzde, dolan sepetindeki çikolatalardan bazılarını alıp uçak gibi havada vın vın yaptı, sonra bir ara babasının boş bulunup da onlardan birini mideye indirdiğini görünce, elinde bir süredir uçak yaptığı şeyi yemek istedi. Ben de "eğer onları yersen dişlerin acır" dedim. İnandı...bir daha da sormadı. Sepet hala mutfakta yerde duruyor ve bir daha dokunmadı bile.
Abur cubura bayılan babası sepeti yarıladı bile. Kırk yılda bir çikolata yiyen, şekerleme hiç sevmeyen annesi de, evin çok yakınında yeni açılan, çiftçiden müşteriye doğrudan satış yapan meyve/sebze/baharat/çerez dükkanında bulduğu, şimdiye kadar yediği en güzel, "Turkish" dut kurularının tadını çıkarıyor.
Perşembe, Ekim 29, 2009
Yedi ilginç şey
Pratik Anne sobelemiş. Yazmazsam olmaz...
Ben onun bir seferde birkaç yazısını birden okuduğum için çorba sobesi yerine getireceğim sanmışım herhalde ki, "ne ilgisi var şimdi, yemek blogu da değilim ama, e Pratik Anne demişse vardır bir bildiği" deyip çorba düşünedurayım, ondan bir hatırlatma emaili aldım. Cevap olarak da, "hah iyi ki hatırlattın, bu akşam yoğurtlu yarma çorbası yaptım onu yazayım bari" diye yazdım. "Dante`nin enteresanlıklarını yazıcan, çorba nerden çıktı???" diye geri yazdı hemen. Bir de çorbayı Dante`ye yaptırmıştım her zamanki gibi. Bir tabak çorba fotoğrafı yerine, Dante`yi çorba karıştırırken çekmiştim daha yakışır diye. İyi ki emaili, tüm bunları yayınlamadan önce almışım. Anladım ki bende kafa kalmamış sayın okuyucum. Bugün buraya neredeyse, üzerine tereyağlı kırmızı toz biber cızdırılmış, -sarımsaklı illaki- yoğurtlu yarma çorbası" tarifi yazıp ele güne rezil olacaktım.
Fazla uzatmadan, dallanıp budaklanmadan yazıyı halledeyim ben;
Okuyunca (benim de yaptığım gibi) "bunda ilginç olan ne? benim oğlum/kızım da yapıyor aynısını" diyenleriniz çıkacaktır. Bu çocukların hepsi birbirinden ilginç zaten, ona şüphe yok. 29 aylıkken yazdığım bu yazıyı, 29 yaşındayken okusun da "ben neymişim be!" desin diye buraya da not alalım. (şayet çok sıkar da 7 tane bulabilirsem, bu çocuk 29 yaşındayken wikipedia`ya girer herhalde)
Kargaya yavrusu kuzgun gelirmiş diyelim ve başlayalım;
1- Korkunç bir hafızası var. Hem de çok korkunç. Neyse ki benim de öyle bir hafızam olduğu için, bize 13 aylıkken olan/yaptığı birşeyi anlattığında, babası gibi afallamıyorum...çünkü biliyorum 13 aylıkken olmuştu o anlattığı şey. 2 ay önce bir arkadaşımın verdiği dünya küresi şeklindeki gece lambasına bayılmıştı ve çişini yaparken bile üzerindeki ülkelere bakmayı ihmal etmiyordu. Biz de kakasını beklerken zaman geçsin diye birkaç ülke gösterdik. Japonya, California, Almanya, Türkiye, Madagaskar ve bir iki ülkeyi daha öğrendi ve 2 ay sonra tekrar oynadığımızda ülkelerin yerlerini unutmadığını gördük ve şok olduk. Mesela benim de çok ürkütücü bir detay hatırlama yeteneğim ve fotografik bir hafızam vardır. Aynısı Dante`ye geçmiş, çok mutluyum! (babasının hafızası bir balığınki kadardır)
2- Yemek seçmez, damağının yelpazesi geniştir. Sahanda yumurtasına karabiber eker, patates kızartmasını sarımsaklı yoğurda batırarak sever, salatanın suyunu kimselere yar etmez, mantı makarnasının üstüne naneli ve kırmızı biberli yağ cızdırılması gerekir, kapuska, bamya, karnıbahar, pırasa gibi burun kıvrılan bilimum sebze yemeğini severek yer. Ancak bunları bizim Türk damak zevkine uygun olursa yer. Öyle çiğ karnıbahar, çiğ brokoli falan yemez. İlla ki salçalı, bol sarımsaklı, kıymalı vs. yemek hallerini yer. Bunun yanısıra, aynı babası gibi az ve öz yer. Yemeğini bitirmeye yakın geğirir ve ondan sonra ağzına asla yemek koymaz. Geğirmek onun için yemeğinin bittiği anlamındadır, bir kaşık da kalsa dokunmaz, zorlamanın alemi yoktur. Yemek yaparken mutlaka bakmak, yemeği karıştırmak ve tatmak ister. Tavada çok güzel köfte çevirir. Bir çocuğa yemek yedirmenin en güzel yollarından biridir yemeği onun yaptığını söylemek. Çikolata, şekerleme, yumuşak şekerlemeler, kremalı pasta vb., M&M, Jell-o gibi bilimum abur cuburun varlığından henüz haberi yoktur. Vah vah diyenleriniz vardır, duyar gibiyim. Ancak, elbette bunları yiyecek...okula kadar ne kadar koruyabilirsem o kadar iyi.
3- Üç dili de anlar, henüz ikisini eşit, birini azıcık konuşur. Benim Almanca, babasının da Türkçe bilmediğini düşünüp, aramızda çeviri yapar. "Oğlum anlatsana babana bugün neler yaptık seninle" dediğimde, babasına dönüp Almanca o gün neler yaptığımızı anlatır. Kafasını bana çevirince Türkçe`ye, babasına çevirince Almanca`ya geçer. Örneğin "Oğlum yemek hazır, babana haber ver" dediğimde babasına "papa! essen!" diye bağırır. Dördüncü dili de araya sıkıştırsak mı acep diye düşünüyoruz Tammo`yla.
4- Beş aylıktan beridir şakadan anlar. Kocaman insanlarda bile olmayan espri yeteneğine sahiptir. Bizi bile kırıp geçiren, o yaşta birinden duymaya alışık olmadığınız şeyler söyler yada söylenen espriyi anlar ve bizimle birlikte güler. Benim şahsen bir insanda aradığım, hele hele bir erkekte olmazsa olmaz özellik diye saydığım "espri yeteneği" ile sırtı yere gelmez artık.
5- Damağının yelpazesi gibi, kulağının yelpazesi de geniştir müzik konusunda. Örneğin, kahvaltıda yada oyun oynarken opera dinleyebilir, arabada giderken benimle birlikte rock yada reggae müzik dinlerken kafasıyla ritm tutar, evde hip hop ile yerlerde yuvarlanır. Müziğe ve dansa olan yatkınlığı, beni en çok mutlu eden şeylerden biridir.
6- Bir yerini acıttığında, acıyan yerini öper ve işine devam eder. Ulaşamadığı yerleri bana öptürür.
7- 35 tutkusu zaman zaman nükseder. O daha bebekken 35 dk uyurdu ara uykularında mesela. Hatta bu konuda bir yazım bile vardır arşivde. Genelde 8 buçuktan önce uyur. Ancak bu aralar, gece yatakta dönüp durduktan sonra tam 9:35`te uykuya dalıyor. Yatağımızın tam tepesinde, tavanda projeksiyon saat yansıması var. Uykuya dalmadan birlikte dijital saatin ilerlemesini seyreder, sayıları öğrenirdik. 10`a kadar her iki dilde de saymasına çok yardımcı olmuştur o saat. Bu sıralar sanırım oyuncağının birinden öğrenmiş, İngilizce de 10`a kadar sayıyor. Herneyse, bir aralar ciddi ciddi 35`i seçtiğini düşünüyorduk. Bir de gece uyuduktan sonra, tam tamına, dakikası dakikasına, 2 saat sonra mutlaka uyanır. Yani mesela, 11:35`te. Bu dakikliğinde Alman genlerinin etkili olduğunu düşünmekteyiz.
Ben de Komşu`yu, ve Beste`yi, sobeliyorum, bakalım neler okuyacağız.
Not-2: Minimui`de bu ay tahta oyuncakları anlatıyorum. Kasım sayısında yazım olmayacak. Aralık sayısında görüşürüz.
Not-2:
Önceki anketin sonuçlarına göre;
- 34 kişi oy kullandı
- 32 kişi oyuncak alırken öncelikle işlevine,
- 1 kişi fiyatına,
- 1 kişi dayanıklılığına dikkat ediyor.
Ben onun bir seferde birkaç yazısını birden okuduğum için çorba sobesi yerine getireceğim sanmışım herhalde ki, "ne ilgisi var şimdi, yemek blogu da değilim ama, e Pratik Anne demişse vardır bir bildiği" deyip çorba düşünedurayım, ondan bir hatırlatma emaili aldım. Cevap olarak da, "hah iyi ki hatırlattın, bu akşam yoğurtlu yarma çorbası yaptım onu yazayım bari" diye yazdım. "Dante`nin enteresanlıklarını yazıcan, çorba nerden çıktı???" diye geri yazdı hemen. Bir de çorbayı Dante`ye yaptırmıştım her zamanki gibi. Bir tabak çorba fotoğrafı yerine, Dante`yi çorba karıştırırken çekmiştim daha yakışır diye. İyi ki emaili, tüm bunları yayınlamadan önce almışım. Anladım ki bende kafa kalmamış sayın okuyucum. Bugün buraya neredeyse, üzerine tereyağlı kırmızı toz biber cızdırılmış, -sarımsaklı illaki- yoğurtlu yarma çorbası" tarifi yazıp ele güne rezil olacaktım.
Fazla uzatmadan, dallanıp budaklanmadan yazıyı halledeyim ben;
Okuyunca (benim de yaptığım gibi) "bunda ilginç olan ne? benim oğlum/kızım da yapıyor aynısını" diyenleriniz çıkacaktır. Bu çocukların hepsi birbirinden ilginç zaten, ona şüphe yok. 29 aylıkken yazdığım bu yazıyı, 29 yaşındayken okusun da "ben neymişim be!" desin diye buraya da not alalım. (şayet çok sıkar da 7 tane bulabilirsem, bu çocuk 29 yaşındayken wikipedia`ya girer herhalde)
Kargaya yavrusu kuzgun gelirmiş diyelim ve başlayalım;
1- Korkunç bir hafızası var. Hem de çok korkunç. Neyse ki benim de öyle bir hafızam olduğu için, bize 13 aylıkken olan/yaptığı birşeyi anlattığında, babası gibi afallamıyorum...çünkü biliyorum 13 aylıkken olmuştu o anlattığı şey. 2 ay önce bir arkadaşımın verdiği dünya küresi şeklindeki gece lambasına bayılmıştı ve çişini yaparken bile üzerindeki ülkelere bakmayı ihmal etmiyordu. Biz de kakasını beklerken zaman geçsin diye birkaç ülke gösterdik. Japonya, California, Almanya, Türkiye, Madagaskar ve bir iki ülkeyi daha öğrendi ve 2 ay sonra tekrar oynadığımızda ülkelerin yerlerini unutmadığını gördük ve şok olduk. Mesela benim de çok ürkütücü bir detay hatırlama yeteneğim ve fotografik bir hafızam vardır. Aynısı Dante`ye geçmiş, çok mutluyum! (babasının hafızası bir balığınki kadardır)
2- Yemek seçmez, damağının yelpazesi geniştir. Sahanda yumurtasına karabiber eker, patates kızartmasını sarımsaklı yoğurda batırarak sever, salatanın suyunu kimselere yar etmez, mantı makarnasının üstüne naneli ve kırmızı biberli yağ cızdırılması gerekir, kapuska, bamya, karnıbahar, pırasa gibi burun kıvrılan bilimum sebze yemeğini severek yer. Ancak bunları bizim Türk damak zevkine uygun olursa yer. Öyle çiğ karnıbahar, çiğ brokoli falan yemez. İlla ki salçalı, bol sarımsaklı, kıymalı vs. yemek hallerini yer. Bunun yanısıra, aynı babası gibi az ve öz yer. Yemeğini bitirmeye yakın geğirir ve ondan sonra ağzına asla yemek koymaz. Geğirmek onun için yemeğinin bittiği anlamındadır, bir kaşık da kalsa dokunmaz, zorlamanın alemi yoktur. Yemek yaparken mutlaka bakmak, yemeği karıştırmak ve tatmak ister. Tavada çok güzel köfte çevirir. Bir çocuğa yemek yedirmenin en güzel yollarından biridir yemeği onun yaptığını söylemek. Çikolata, şekerleme, yumuşak şekerlemeler, kremalı pasta vb., M&M, Jell-o gibi bilimum abur cuburun varlığından henüz haberi yoktur. Vah vah diyenleriniz vardır, duyar gibiyim. Ancak, elbette bunları yiyecek...okula kadar ne kadar koruyabilirsem o kadar iyi.
3- Üç dili de anlar, henüz ikisini eşit, birini azıcık konuşur. Benim Almanca, babasının da Türkçe bilmediğini düşünüp, aramızda çeviri yapar. "Oğlum anlatsana babana bugün neler yaptık seninle" dediğimde, babasına dönüp Almanca o gün neler yaptığımızı anlatır. Kafasını bana çevirince Türkçe`ye, babasına çevirince Almanca`ya geçer. Örneğin "Oğlum yemek hazır, babana haber ver" dediğimde babasına "papa! essen!" diye bağırır. Dördüncü dili de araya sıkıştırsak mı acep diye düşünüyoruz Tammo`yla.
4- Beş aylıktan beridir şakadan anlar. Kocaman insanlarda bile olmayan espri yeteneğine sahiptir. Bizi bile kırıp geçiren, o yaşta birinden duymaya alışık olmadığınız şeyler söyler yada söylenen espriyi anlar ve bizimle birlikte güler. Benim şahsen bir insanda aradığım, hele hele bir erkekte olmazsa olmaz özellik diye saydığım "espri yeteneği" ile sırtı yere gelmez artık.
5- Damağının yelpazesi gibi, kulağının yelpazesi de geniştir müzik konusunda. Örneğin, kahvaltıda yada oyun oynarken opera dinleyebilir, arabada giderken benimle birlikte rock yada reggae müzik dinlerken kafasıyla ritm tutar, evde hip hop ile yerlerde yuvarlanır. Müziğe ve dansa olan yatkınlığı, beni en çok mutlu eden şeylerden biridir.
6- Bir yerini acıttığında, acıyan yerini öper ve işine devam eder. Ulaşamadığı yerleri bana öptürür.
7- 35 tutkusu zaman zaman nükseder. O daha bebekken 35 dk uyurdu ara uykularında mesela. Hatta bu konuda bir yazım bile vardır arşivde. Genelde 8 buçuktan önce uyur. Ancak bu aralar, gece yatakta dönüp durduktan sonra tam 9:35`te uykuya dalıyor. Yatağımızın tam tepesinde, tavanda projeksiyon saat yansıması var. Uykuya dalmadan birlikte dijital saatin ilerlemesini seyreder, sayıları öğrenirdik. 10`a kadar her iki dilde de saymasına çok yardımcı olmuştur o saat. Bu sıralar sanırım oyuncağının birinden öğrenmiş, İngilizce de 10`a kadar sayıyor. Herneyse, bir aralar ciddi ciddi 35`i seçtiğini düşünüyorduk. Bir de gece uyuduktan sonra, tam tamına, dakikası dakikasına, 2 saat sonra mutlaka uyanır. Yani mesela, 11:35`te. Bu dakikliğinde Alman genlerinin etkili olduğunu düşünmekteyiz.
Ben de Komşu`yu, ve Beste`yi, sobeliyorum, bakalım neler okuyacağız.
Not-2: Minimui`de bu ay tahta oyuncakları anlatıyorum. Kasım sayısında yazım olmayacak. Aralık sayısında görüşürüz.
Not-2:
Önceki anketin sonuçlarına göre;
- 34 kişi oy kullandı
- 32 kişi oyuncak alırken öncelikle işlevine,
- 1 kişi fiyatına,
- 1 kişi dayanıklılığına dikkat ediyor.
Cumartesi, Ekim 24, 2009
Bu meyve başka meyve
Bana göre, abartılı halde çok oyuncağı yok. Evden her adımımızı attığımızda oyuncak almıyorum. Dışarıda oyuncak gördüğünde de alınsın diye ağlayıp zırlayan bir çocuk değil. Rafta gördüğü oyuncağın benzerinin evde olduğunu biliyor, söylüyor ve onun alınmayacağını kabulleniyor. Rafta gördüğü bir oyuncağa dokunmak isterse önce bana soruyor, eline alıp evirip çevirip hevesini gideriyor, sonra oyuncağa bye bye deyip yerine koyuyor. Bye bye için henüz hazır değilse, biraz daha oynuyor, ben de bu arada alışverişimi tamamlıyorum.
Eve geldiğimizde bir kenara sıpıtılacak oyuncağı daha karşıdan bilirim, o yüzden evdeki oyuncaklarla genelde oynanır. Eğer gerçekten değecekse ve tüm dikkatiyle oynuyorsa, o oyuncağı ne olursa olsun genelde alıyorum. Ama elindeki ıvır zıvırsa ve eve gidince oynanmayacaksa, onun hoşuna gidebilecek, benim de gözüme kestirdiğim, almakta sakınca görmeyeceğim bir oyuncağı gösteriyorum ve ikisi arasında seçim yapmasını istiyorum. İki elindeki oyuncaklara bakıp seçimini yapıyor, istemediği oyuncağı bye bye deyip rafa geri koyuyor. Bunu neredeyse 12 aylıktan beri yapıyorum. O yüzden dışarıda oyuncak meydan muharebelerini yaşamıyoruz biz...
Parka gittiğimizde, mutlaka kum oyuncaklarından, kum arabalarından, minik toplardan ikişer üçer tane koyuyorum canını sevdiğimin ikea`sının o koca naylon torbasına.(o park torbası hep arabanın arkasında demirbaştır) Biliyorum ki diğer anneler babalar ellerini sallaya sallaya geliyorlar, çocuklar da doğal olarak zombi gibi bize doğru geliyorlar. Eh aynı oyuncaktan birkaç tane olunca Dante de itiraz etmeden, mızıklamadan, daha kolay paylaşıyor.
Paylaşmayı bazen abartıyor. Gözüne kestirdiği çocuk onunla oynasın diye çocuğun arkasından kürek yada arabayla koşuyor...hatta bye bye dediği bir çocuk ona bye bye demediyse, arkasından koşup önüne geçiyor ve tekrar bye bye diyor...deli gibi, ama olsun! insan/birey yerine konmanın ne demek olduğunu bildiğinden yapıyor bunu. Gözlerine sokar gibi...Tabi böyle alışılmadık bir durum karşısında diğer anne ve babaların aklı duruyor, kıçları tavana vuruyor. Bir sempati yumağı oluşuveriyor...Dante`nin deli olduğunu da düşünenler çıkıyordur aralarında, ne bileyim...
Oyuncaklarının, bence çok da fazla olmadığını söylemiştim. Ancak oması geçen sefer geldiğinde (ki Aralık`ın ortasında yine geliyor) çok fazla oyuncağı olduğunu, dikkatini toplayamayacağını, şımaracağını söylemişti o neslin tanıdık endişeleriyle.
Ben de semerinden boşanmış gibi oyuncak almadığımdan, yada müsrifliğe de davetiye çıkarabilecek, ne kadar çok oyuncakla oynarsa o kadar çok beyni uyarılır diyecek bir kafa yapısına sahip olmadığım için kafam rahat.
Sadede gelelim;
Bir hafta önce, Dante`den 4 ay küçük bir oğlu olan, yakın arkadaşım ve komşumla, oğlanların pek oynamadıkları oyuncaklarını değiş tokuş etmeye karar verdik. Bu ikisi, bir diğeri olmadan yaşayamıyor, birbirlerinin oyuncaklarına deli oluyor, birbirlerini çok seviyorlar. Ertesi gün, Dante`ye "oğlum, oyuncaklarının arasından az oynadıklarını birlikte seçelim, onları Emre`ye verelim olur mu? o da sana oyuncak verecekmiş!" diye sordum. Önce afallamış halde bakıştık, sonra "okey!" dedi. Pek ümitli değildim oyuncak ayıracağından, daha o olgunluğa erer mi 28 aylık veletler, emin değildim. Ancak yanılmışım. Artık az oynadığı oyuncaklarının hepsini tek tek gözden geçirdik birlikte. İçlerinden kendi isteği ile ayırdığı oyuncaklarını, "Bu Emre`ye, bu Dante`ye" diye, Emre için hazırladığımız torbaya tek tek koydu. Benim seçip, yine seçenek sunarak gösterdiklerim arasında da seçimini yaptı, torbaya koydu. Bazılarına gönlü el vermedi, "oğlum bunu verelim mi?" diye sorduğum bazı oyuncaklara, "anne no! o kocaman!" diye insiyatifini kullanıp itiraz etti. Bazılarını vermek istemedi ama, biraz dönüp dolaşıp, "anne ok, das Emre`ye ver" diye kabullendi, torbaya koydu. O torbaya da, gözünün önünde olmasına rağmen, iki gün boyunca hiç dokunmadı.
Böylece benim akıllı ve anlayışlı oğlum, o daha çok küçükken, onu ailenin bebişi yada paşası değil de, ailenin bir bireyi yerine koyup, seçenek sunmamızın, fikrini sormamızın, doğduğundan beri bizimle her öğün, aynı yemek masasına oturup, bizimle aynı anda bir aile ferdi gibi yemek yemesine özen göstermemizin, sohbetimizin içine bir şekilde katmamızın, kısacası onu insan yerine koymamızın meyvelerini bize vermeye başladı.
Buyrun size, son bir iki günden videolar;

Aşağıdaki iki videoda Tammo ile "oğlum" sözcüğünün telaffuz çalışmalarını yapıyorum ümitsizce. 2006 yapımı The Pink Panther-Inspector Clouseau filminde Steve Martin`li hamburger telaffuz sahnesini hatırlarsınız belki. Dante`nin de "oğlum"u, babası gibi telaffuz ettiği dikkatimi çekmemişti hiç!!! halbuki günde 500 kere oğlum diyorum ben ona!


Aşağıdaki videoda da, ailecek, yaptığım yemekle doymamışız (çok nadir olur öyle), ekmek, yağ, peynir tıkınıyoruz. Dante neyse ki yağlı ekmeği sevmez, ama ekmeğimize yağ sürmeyi ihmal etmez. Yaşlanınca bakacak bize bu oğlan! :-P

Not:
Önceki anketin sonuçlarına göre;
-23 kişi oy kullandı
-5 kişi her kahvaltıda meyve yiyor
-6 kişi yazın karpuzu kahvaltı sofrasından eksik etmiyor
-sadece meyve yiyip çıkan yok
-12 kişi "hadi len, kahvaltıda da meyve mi yenirmiş!" diyor
Eve geldiğimizde bir kenara sıpıtılacak oyuncağı daha karşıdan bilirim, o yüzden evdeki oyuncaklarla genelde oynanır. Eğer gerçekten değecekse ve tüm dikkatiyle oynuyorsa, o oyuncağı ne olursa olsun genelde alıyorum. Ama elindeki ıvır zıvırsa ve eve gidince oynanmayacaksa, onun hoşuna gidebilecek, benim de gözüme kestirdiğim, almakta sakınca görmeyeceğim bir oyuncağı gösteriyorum ve ikisi arasında seçim yapmasını istiyorum. İki elindeki oyuncaklara bakıp seçimini yapıyor, istemediği oyuncağı bye bye deyip rafa geri koyuyor. Bunu neredeyse 12 aylıktan beri yapıyorum. O yüzden dışarıda oyuncak meydan muharebelerini yaşamıyoruz biz...
Parka gittiğimizde, mutlaka kum oyuncaklarından, kum arabalarından, minik toplardan ikişer üçer tane koyuyorum canını sevdiğimin ikea`sının o koca naylon torbasına.(o park torbası hep arabanın arkasında demirbaştır) Biliyorum ki diğer anneler babalar ellerini sallaya sallaya geliyorlar, çocuklar da doğal olarak zombi gibi bize doğru geliyorlar. Eh aynı oyuncaktan birkaç tane olunca Dante de itiraz etmeden, mızıklamadan, daha kolay paylaşıyor.
Paylaşmayı bazen abartıyor. Gözüne kestirdiği çocuk onunla oynasın diye çocuğun arkasından kürek yada arabayla koşuyor...hatta bye bye dediği bir çocuk ona bye bye demediyse, arkasından koşup önüne geçiyor ve tekrar bye bye diyor...deli gibi, ama olsun! insan/birey yerine konmanın ne demek olduğunu bildiğinden yapıyor bunu. Gözlerine sokar gibi...Tabi böyle alışılmadık bir durum karşısında diğer anne ve babaların aklı duruyor, kıçları tavana vuruyor. Bir sempati yumağı oluşuveriyor...Dante`nin deli olduğunu da düşünenler çıkıyordur aralarında, ne bileyim...
Oyuncaklarının, bence çok da fazla olmadığını söylemiştim. Ancak oması geçen sefer geldiğinde (ki Aralık`ın ortasında yine geliyor) çok fazla oyuncağı olduğunu, dikkatini toplayamayacağını, şımaracağını söylemişti o neslin tanıdık endişeleriyle.
Ben de semerinden boşanmış gibi oyuncak almadığımdan, yada müsrifliğe de davetiye çıkarabilecek, ne kadar çok oyuncakla oynarsa o kadar çok beyni uyarılır diyecek bir kafa yapısına sahip olmadığım için kafam rahat.
Sadede gelelim;
Bir hafta önce, Dante`den 4 ay küçük bir oğlu olan, yakın arkadaşım ve komşumla, oğlanların pek oynamadıkları oyuncaklarını değiş tokuş etmeye karar verdik. Bu ikisi, bir diğeri olmadan yaşayamıyor, birbirlerinin oyuncaklarına deli oluyor, birbirlerini çok seviyorlar. Ertesi gün, Dante`ye "oğlum, oyuncaklarının arasından az oynadıklarını birlikte seçelim, onları Emre`ye verelim olur mu? o da sana oyuncak verecekmiş!" diye sordum. Önce afallamış halde bakıştık, sonra "okey!" dedi. Pek ümitli değildim oyuncak ayıracağından, daha o olgunluğa erer mi 28 aylık veletler, emin değildim. Ancak yanılmışım. Artık az oynadığı oyuncaklarının hepsini tek tek gözden geçirdik birlikte. İçlerinden kendi isteği ile ayırdığı oyuncaklarını, "Bu Emre`ye, bu Dante`ye" diye, Emre için hazırladığımız torbaya tek tek koydu. Benim seçip, yine seçenek sunarak gösterdiklerim arasında da seçimini yaptı, torbaya koydu. Bazılarına gönlü el vermedi, "oğlum bunu verelim mi?" diye sorduğum bazı oyuncaklara, "anne no! o kocaman!" diye insiyatifini kullanıp itiraz etti. Bazılarını vermek istemedi ama, biraz dönüp dolaşıp, "anne ok, das Emre`ye ver" diye kabullendi, torbaya koydu. O torbaya da, gözünün önünde olmasına rağmen, iki gün boyunca hiç dokunmadı.
Böylece benim akıllı ve anlayışlı oğlum, o daha çok küçükken, onu ailenin bebişi yada paşası değil de, ailenin bir bireyi yerine koyup, seçenek sunmamızın, fikrini sormamızın, doğduğundan beri bizimle her öğün, aynı yemek masasına oturup, bizimle aynı anda bir aile ferdi gibi yemek yemesine özen göstermemizin, sohbetimizin içine bir şekilde katmamızın, kısacası onu insan yerine koymamızın meyvelerini bize vermeye başladı.
Buyrun size, son bir iki günden videolar;
Aşağıdaki iki videoda Tammo ile "oğlum" sözcüğünün telaffuz çalışmalarını yapıyorum ümitsizce. 2006 yapımı The Pink Panther-Inspector Clouseau filminde Steve Martin`li hamburger telaffuz sahnesini hatırlarsınız belki. Dante`nin de "oğlum"u, babası gibi telaffuz ettiği dikkatimi çekmemişti hiç!!! halbuki günde 500 kere oğlum diyorum ben ona!
Aşağıdaki videoda da, ailecek, yaptığım yemekle doymamışız (çok nadir olur öyle), ekmek, yağ, peynir tıkınıyoruz. Dante neyse ki yağlı ekmeği sevmez, ama ekmeğimize yağ sürmeyi ihmal etmez. Yaşlanınca bakacak bize bu oğlan! :-P
Not:
Önceki anketin sonuçlarına göre;
-23 kişi oy kullandı
-5 kişi her kahvaltıda meyve yiyor
-6 kişi yazın karpuzu kahvaltı sofrasından eksik etmiyor
-sadece meyve yiyip çıkan yok
-12 kişi "hadi len, kahvaltıda da meyve mi yenirmiş!" diyor
Salı, Ekim 20, 2009
Yenilesi Tropikal videolar-2
Pitaya (dragon fruit), longan ve cherimoya videolarından sonra gelelim serinin sonuna. Videolar 1 aydır bekliyor. Bir ara çok heveslenmiş, meyveleri alıp alıp videolar çekmiştim. Meyvelerin miyadı dolmadan yedik söylemesi ayıp da, videoların miyadı dolayazdı. Dante bile büyüdü, saçları bilmem kaçıncı kez kesildi, tekrar uzadı...sonunda yayınladım da rahatladım.
Videolarda adı geçen meyveler kiwano, star fruit, passion fruit. Videoları bir kerede çektim. Öyle senaryo ezberleyip, hata yapınca kesip tekrar başa dönmedim. Videoları fazla uzatıp Dante`yi sıkmamak için, unuttuğum bir sürü bilgiyi veremedim, bazı yerlerde saçmaladığımı gördüm. Blog dünyasının yeni artizi olmak gibi bir niyetim olmadığı için, ilk yazıdaki videoları çekerken koca göbeğimi bile içime çekmediğimi farkettim, yazıklar olsun.
Buyrun videolar;
Not: Elma ve muz anketinin sonuçları da önceki serinin sonunda, merak edenleriniz için.


Videolarda adı geçen meyveler kiwano, star fruit, passion fruit. Videoları bir kerede çektim. Öyle senaryo ezberleyip, hata yapınca kesip tekrar başa dönmedim. Videoları fazla uzatıp Dante`yi sıkmamak için, unuttuğum bir sürü bilgiyi veremedim, bazı yerlerde saçmaladığımı gördüm. Blog dünyasının yeni artizi olmak gibi bir niyetim olmadığı için, ilk yazıdaki videoları çekerken koca göbeğimi bile içime çekmediğimi farkettim, yazıklar olsun.
Buyrun videolar;
Not: Elma ve muz anketinin sonuçları da önceki serinin sonunda, merak edenleriniz için.
Cumartesi, Ekim 17, 2009
Olur mu olur!
Geleneksel Dünya GAPkids Model Seçim Şenlikleri adını koyduğum bir çılgınlık varmış da haberimiz yokmuş. Calanon`dan aldım haberi, anladım ki o da bir başka blogdan, o blog da başka bir blogdan, belki o da başka bir blogdan almış bu haberi ve sokmuşlar çocuklarını. Alex`e oy vermek için yarışmanın websitesine girdiğimde, oy vermek için üye olmam gerektiğini gördüm, eh üşenmeden üye oldum, oyumu verdim. Bir baktım biz de girebilirmişiz yarışmaya. Sonra yine bir baktım, bir galeri var, diğer çocukları gösteren...binlerce çocuk, sadece ABD çapında. Yarışmayı duyan, ödülleri duyan, haklı olarak sokmuş çocuğunu yarışmaya.

Buradaki arkadaşlardan da "aa o mu, her sene yapılır o yarışma!" diye ne kadar geleneksel olduğunu da öğrendikten sonra, Dante`yi de yarışmaya sokmaya karar verdim. Tammo`ya da usülden danışıp, "nice, so he can start making some money for his own education" (kendi eğitim masraflarını çıkarmaya başlasın tabi, yan gelip yatmak var mı?!" yanıtını aldıktan sonra, 5 adet fotoğrafını yükledim gitti. Olur mu olur! Aşağıda gerekli linkleri verdim, oy vereceklere şimdiden teşekkürler.
Dante model olmazsa, muhtemelen kolunda iki bilezik şimdiden hazır orası kesin...hem dansçı hem aşçı.

Buradan da eşe dosta haber vermek lazım, hergün bir kere oy kullanabiliyorsunuz. Hergün oy kullanacak, üşenmeyecek babayiğidi bulmak zor. Olsun, ben duyurumu yapayım da...
Şimdi efendim, huzurlarınızda, üye olup oy kullanmak için yanıp tutuşacağınız, sonra hergün bir kere uğramak için sabırsızlanacağınız Dante`nin sayfası !!! (Kasım`a kadar oy kullanilabiliyor, oy verenlerin favorisi seçilip, açıklandıktan sonra, asıl jürinin seçiminin sonuçları Şubat`ta)

Buradaki arkadaşlardan da "aa o mu, her sene yapılır o yarışma!" diye ne kadar geleneksel olduğunu da öğrendikten sonra, Dante`yi de yarışmaya sokmaya karar verdim. Tammo`ya da usülden danışıp, "nice, so he can start making some money for his own education" (kendi eğitim masraflarını çıkarmaya başlasın tabi, yan gelip yatmak var mı?!" yanıtını aldıktan sonra, 5 adet fotoğrafını yükledim gitti. Olur mu olur! Aşağıda gerekli linkleri verdim, oy vereceklere şimdiden teşekkürler.
Dante model olmazsa, muhtemelen kolunda iki bilezik şimdiden hazır orası kesin...hem dansçı hem aşçı.
Buradan da eşe dosta haber vermek lazım, hergün bir kere oy kullanabiliyorsunuz. Hergün oy kullanacak, üşenmeyecek babayiğidi bulmak zor. Olsun, ben duyurumu yapayım da...
Şimdi efendim, huzurlarınızda, üye olup oy kullanmak için yanıp tutuşacağınız, sonra hergün bir kere uğramak için sabırsızlanacağınız Dante`nin sayfası !!! (Kasım`a kadar oy kullanilabiliyor, oy verenlerin favorisi seçilip, açıklandıktan sonra, asıl jürinin seçiminin sonuçları Şubat`ta)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
