Cuma, Temmuz 30, 2010

Test

Benden yazı mazı beklemeyin şu sıralar, en azından Pazartesi'ye kadar...

Ağzına sıçtımının sitesinin havuzu başımıza işler açtı, Dante'nin idrar yolları tahriş oldu, bir ihtimal idrar yolları enfeksiyonu oldu. Antibiyotiğe başlatıldı ne olur ne olmaz diye...Pazartesi test sonuçlarını alacağız.

Başlarım Harvey Karp'a daaa, mücadelesine deee...aşılatın, aşılatmayın çocuğunuzu, zira Pazartesi'ye kadar zerre umrumda değilsiniz.

Salı, Temmuz 27, 2010

ARTIK KULLANMADIKLARINIZ!!!

Nalan abla'nın blogunda gördüm bunu. Keşke daha yaygın olsa bu proje. Benim okuyucuma ulaşsın, ordan başkalarına ulaşsın, bunu başka bloglar duyursun, ordan yayılsın diye düşündüm.

Ankara, Çankaya Belediyesi'nin Toplumsal Dayanışma Merkezi diye bir birimi varmış. Linki tıkladığınızda yaptıkları, ettikleri orada, okursunuz.
Nalan ablaya gönderdikleri bir emailde, artık kullanılmayan ikinci el kıyafet, çocuk/bebek kıyafetleri, oyuncaklar, bebek arabası, ev eşyası vs. her türlü kullanmadığınız ama iyi durumda olan şeylerinizi temizliyor, kıyafetse güzelce yıkayıp, katlayıp kutulara koyuyorsunuz ve Toplumsal Dayanışma Merkezi'ni arıyorsunuz. Onlar geliyorlar ve sizden bunları alıp ihtiyacı olanlara ulaştırıyorlar.

Toplumsa Dayanışma Merkezi'nin duyurusu şöyle;

"KULLANMADIĞIMIZ ESKİ EŞYA VE KIYAFETLERİMİZ

Dayanışma Daima Yol Gösterir.
Evlerde çatı araları kalmadı, kullanmadığımız eşyalar ve fazla kıyafetlerimiz gardıroplara ve depolara sığmıyor.
Size fazla gelen eşyalara bir başkasının mutlaka ihtiyacı var. Yardımlarınızın ihtiyaç sahiplerine elden ele ulaşmasını istiyorsanız. Çankaya Belediyesi Toplumsal Dayanışma Merkezi ile iletişime geçebilirsiniz.
Çankaya Belediyesi Toplumsal Dayanışma Merkezi'ne 2.el kıyafetler, yıkanmış, ütülenmiş ve paketlenmiş şekilde teslim edilirse mutlu oluruz.
Çocuk/bebek kıyafetleri ve oyuncakları, bebek arabası v.b lerinin ayrı paketlenmesini öneririz. Eşya ve ikinci el kıyafetlerinizi 1 hafta içerisinde evinizden aracımızla gelip alıyoruz..

(Ankara dışı kıyafet yardımlarını kargoya verebilirsiniz. )

İletişim için:

Alo TODAM: 431 00 79 / 1235

Adres: Mithatpaşa Caddesi No:52 Kızılay-Ankara

Bu mesajı elden ele ulaştırırsanız çoğalırız...

NOT:Çankaya Belediyesi Toplumsal Dayanışma Merkezleri Çankaya'da 20 mahallede yaptığı çalışmalarla Sağlıklı Kentler Birliği tarafından 2010 yılı sosyal sorumluluk alanında en iyi uygulama ödülünü layık görülmüştür.

Tezcan Karakuş Candan, Mimar
Çankaya Belediyesi Kültür ve Sosyal İşler Müdür Yardımcısı, Toplumsal Dayanışma Merkezleri Sorumlusu"

Pazar, Temmuz 25, 2010

Giriş

Biraz dinsin istedim Harvey Karp fırtınası.

Katılacağı konferansın duyurusunu yazarken bizde nasıl işe yaradığını kısaca yazmıştım. O konuda Harvey Harp'ın üstüne tanımam!

Toddler (1-3 yaş arası) tantrumları için uyguladığı "toddler-ease" adlı yöntemini anlattığı kitabını okumadım. Zaten artık bizden geçti o dönem. Çok da sancılı geçmedi açıkçası.
Toddler krizlerini, uykusuna zamanında yatırarak, yemeğini zamanında yedirerek, aç veya uykusuzken gerekmedikçe dışarı çıkmayarak, çoğunlukla açlık ve uykusuzluğun sebep olduğu o krizleri kolayca atlattık. 3 sene boyunca emzirerek onu bu tip krizlerin eşiğinden de akıllıca kurtardığımı söyleyebilirim. Şiddetle tavsiye ederim, ilaç gibi!
Harvey Karp'ın toddler-ease yöntemini az buçuk biliyordum, araştırdım, videolarını seyrettim vs. Bizim oğlana uymadı o yöntem zaten, özellikle "repetition" yani "tekrar" bozuk plak yöntemi bana acayip geliyor. Bilmiyorum, belki de Dante hiçbir zaman örneklerde verilen "I want it, I want it now!" "istiyorum, hemen şimdi!" krizlerine hiçbir zaman girmediği, krizlere girip yerlerde tepinen bir çocuk olmadığı içindir. Böyle krizli, zor bir çocuk olsaydı denerdim belki, ama yine de sağduyum "ı ıh" diyor...emziririm daha iyi diye düşündüm hep, saniyesinde işe yaradı.

Herneyseeeee, benim oğlan "preschooler" (3-5 yaş arası) oldu artık. Derdini anlatabilen, bizi anlayan bir çocuk var karşımızda. Ben zaten pek "kitap, yol yöntem annesi" olmadım. Öte yandan, annelerimiz nasıl yaptıysa o doğrudur da demedim, mevlam kayıra da yapmadım. Araştırdım bol bol, hala da öyle, bana uyanları ordan burdan bize uyarladım, maya tuttu.

Sağduyu! ona güvenin, bir disiplin/uyku yöntemi size yanlış geliyorsa, ikileme düşüyorsanız, muhtemelen yanlıştır. Nokta!

Gelelim mi Dr. Harvey Karp'ın bir diğer mesleki mücadelesine? gelelim...Ama 3 koca yazı kardeşim! Tıbbi terimle dolu, herbiri uzun, 3 yazı. Çevirsem mi, yoksa kendi tarz yazımın içine kata kata mı yazsam bilemedim.
Çeviren yerlerim ağrıyor, ama bir taraftan İngilizce'yi bilimsel yazı okuyacak derecede bilmeyenleriniz için çevirmeliyim diyorum. Yazılar "çocukluk aşılarının otizme yol açmadığı, otizme yolaçan nedenlerin çevresel kirlenme, kimyasallar vs. olduğunu" anlatıyor.

Ben yarın (Pazar) oturayım yazmaya başlayayım en iyisi...siz bu arada bebeklerinizin kulağına şşşşşlayın, toddler'larınıza "Evet, biliyorum, istiyorsun, istiyorsun, istiyorsun, istiyorsun..." diye tekrarlayın, o "yeter ulan artık, tamam sustum, yeter ki sus!" deyip susana kadar.

Perşembe, Temmuz 22, 2010

Fildişi kule ve kıçını yırtmak

Sevdiğim bir arkadaşımla dün emailleşiyoruz, dedi ki "Türkiye'de ne kadar çok malzeme var blogda yazmak için". Haklı!

Önün, arkan, sağın, solun malzeme...

*Yurtdışından blog yazanların yazıları ne kadar steril dikkat ettiniz mi? Türkiye'deki yaşamlara göre fildişi kulesi olan böyle yaşamlardan seslenmek de hiç zevkli değil.

Eskiden, onu yaptık, bunu ettik, şuraya gittik diye bazen yazardım. Tabi kuru kuru değil neyse ki bir tarzım vardı böyle sıkıcı şeyleri yazarken bile. Ama şimdi o kadar yavan geliyor ki...böyle yazanları da okumak hiç zevk vermiyor artık.

Bir önceki yazıma gelen bir yorumla sabahım aydınlandı. Oturdum yazayım dedim, öyle ekrana bakarken, Dante de itfaiyesine dalmışken bir yazı yazarım dedim ama klavyeden bunlar çıktı...

Dr. Harvey KARP bizim İstanbul'daki bilinçli anneleri çok etkilemiş. Bir önceki yazımda bizdeki etkilerini de yazmıştım...Dr. KARP'ın bebek ve çocuk ağlamaları, tantrumları dışında, anlatmaktan kıçını yırttığı bir başka konu pek yakında burada...Birşeyler için kıçını yırtmak konusunda kendimi ona çok yakın buluyorum.

* Yurtdışından yazan Türk blogcuları kastettim, ama yabancı bloglar da buna dahil olsun.

Cumartesi, Temmuz 17, 2010

İşe yarayan kitapların yazarı Türkiye'de. Dr. Karp'ı mutlaka dinlemeye gidin!


Helga'nın hikayelerinden sonra sıra şimdiki zamanlı bir yazıda.

İlk kez, Google Groups'ta, üyesi olduğum Emziren Anneler grubunda haberim oldu bundan. Emzirmeyle ilgili değil. Üyelerden biri, Dr. Harvey Karp'ın Türkiye'de bir konferansa katılacağını müjdeliyordu. İnanamadım, bir daha okudum.

Evet, Dante doğmadan, Tammo ile birlikte okuduğumuz ve (alıp, gözatıp, ortalarında "yok bu bize uymaz" dediğimiz birkaç kitap var) okuduğum(uz) kitaplar arasında işimize yarayan tek kitabın yazarı Dr. Karp İstanbul'daki Acıbadem Hastanesinde "Mutlu Bebekler ve Çocuklar Yetiştirmenin Püf Noktaları" adlı bir konferansa konuk konuşmacı olarak katılıyor.

Okuduğumuz kitabında bahsettiği yöntem, Dante kolik olmasa bile, işimize o kadar yaradı ki, doğduktan sonraki ilk 3 ay bu yöntem bizim kurtarıcımız oldu. Dante'nin sadece rahatlamak ve anne rahmi güvenliği istediği o ağlamalarını anlayabildik ve Dr. Karp'ın yöntemiyle cevap verebildik. Linke tıkladığınızda, sayfanın üst sağ tarafında bir video göreceksiniz, onu seyrettiğinizde ağlayan bebeği nasıl susturduğunu görebilirsiniz. Youtube'da da var daha detaylı videolar ama ne yazık ki seyredilemiyor sanırım hala oralarda.

Emziren anneler grubunda paylaşılmasına rağmen ne yazık ki bloglarda duyurusuna rastlamadım ve çok şaşırdım (anne bebek bloglarını pek takip edemiyorum, o kadar çoklar ki, belki benim görmediğim blogger'lar duyurmuştur).
Sadece Pi-nik Kuş Ayça duyurduğunu gördüm, zaten ona da yazdım, "bunu duyurmayı düşündüğüm bir sırada sen benden önce davrandın, hadi ben de yazayım da fazladan birkaç kişiye daha ulaşır belki" diye. Duyurmaktan ayrıca gurur ve mutluluk duyduğumu belirteyim.

Böyle önemli bir olayı, bu kadar harika bir doktoru Türkiye'de canlı canlı dinlemek fırsatını kaçırmamanızı öneririm. İstanbul'da yaşıyorsanız, bebeğiniz yada küçük çocuklarınız varsa ve bebeğinizi yada çocuğunuzu anneannesine yada teyzesine vs. bırakma şansınız varsa koşa koşa gidin ve can kulağıyla dinleyin. Konferans, Acıbadem Maslak Hastanesi Konferans Salonu'nda saat 12:00`den 14:45`e kadar.

Salı, Temmuz 13, 2010

Helga'nın iç savaşı


Evlerini ilk ziyaret edişimde, duvarda asılı çerçeveye koyulmuş birkaç fotoğraf dikkatimi çekmişti. Fotoğraflardan birinde bir delikanlı ve yanında aileden olduğu belli, farklı yaşlarda kişiler vardı. "Bu kim", "peki bu" falan diye sorarken sıra 17-18 yaşlarındaki o delikanlıya geldi. Helga, çok da üstünde durmayıp "ağabeyim, şu anda hayatta değil" diye geçiştirdi. Tabi yaşlı insanlar, ne bileyim herhalde ölmüştür yaşlılıktan diye düşündüm.

Sonra Tammo'dan öğrendiğime göre, o delikanlı 19 yaşındayken 2. Dünya Savaşı'nda savaş alanında öldürülmüş.
Ruslar mı, Amerikalılar mı, İngilizler mi, kimin attığı kurşun yada bombayla öldüğünü kimse bilmiyor. Savaş işte! Kimvurduya gitmenin en kolay ve en meşru yolu. Cesedinin bulunup bulunmadığı gibi ayrıntıları sormayı bırakın, adını ve yaşını bile sormaya çekindim o gün. Aradan 70 yıl geçmiş olmasına rağmen, bu konuda insan rahatça soru soramıyor. Hele karşınızdaki insan hala anılarını canlı tutuyorsa. Tam 6 sene sonra cesaretimi toplayıp, geçen ayki ziyaretlerinde, konu konuyu açınca biraz olsun birşeyler öğrenebildim bu konuda;

Savaş başladıktan sonra, şehirde yaşamanın iyice zorlaştığı, açlık ve yokluğun da üstüne tuz biber ektiği bir dönemde, o zamanlar henüz çocuk olan Helga ile ailesi, şehirden göçüp küçük bir köye yerleşmişler. Savaş tamamen bitene kadar da orada yaşamışlar.
Ama savaşın tam cıvcıvlı zamanında, gözden uzak bir köyde yaşıyor olsalar da, ailenin erkekleri, ülkenin her sağlıklı ve genç erkeği gibi, savaşa gönderilmekten kaçamamış. Almanya savaştayken, savaşmaya zorlanan erkeklerin hepsi Nazi değildi. O zaman, "Alman olmak" demek, eğer ülkeyi terkedemiyorsan, "Almanya adına savaşmaktan başka çaren yok" demekti. Helga'nın ağabeyine de olan buymuş. Savaşa gönderilmiş, kısa bir süre sonra da ölüm haberi gelmiş. 19 yaşındaymış. Helga ise henüz 13'müş. Ağabeyini o yaşta kaybetmenin acısını ve kızgınlığını hala atabilmiş değil üzerinden. 65 yılı aşkın bir süredir savaşa karşı içindeki kin hala bitmiş değil. Anlattığına göre içindeki öfke ve kin ilk yıllarda, çocukluğunun da etkisiyle Amerikalılaraymış. Abisini onların öldürdüğüne inanmış bir süre. Savaş sonrası açlık, işsizlik kolgezerken Helga ve kardeşleri, çocuk yaştayken, bulundukları bölgeyi kontrolleri altında tutan Amerikalı askerlere gizli yollardan sigara temin ederek karınlarını doyurmuşlar.
Ancak "savaşı kaybetmenin mahcubiyeti ve ağabeyimi öldürenlere duyduğum 13 yaş öfkesi ile bu karın doyurma mecburiyetini hiç de kolay hazmedemedim" diyor Helga. "Sigaraları teslim ettiğim Amerikan askerini, ağabeyimi öldüren asker sanırdım ve öfkeden kızarıp yüzüne bakamazdım" diyor. O günlerden kalan anıları içinde hatırlayıp da bana anlattığı iki anısını "dün gibi" anlatışı gözümün önünden ve kulaklarımdan hiç gitmeyecek.

"Sigaraları sakladığım sepetimle, Amerikan askerlerinin tanklarının arasından geçerken, tankların üstünde oturup muhabbet eden, beni görünce muhabbetlerini kesip bana doğru bakan askerlere gösterebildiğim tek öfke onlara dil çıkarmak olmuştu. Çocuk yaşımla verebildiğim en büyük tepki buydu ve o an beni öldürecekler diye çok korkmuştum, fakat gülümseyip muhabbetlerine geri döndüler" diye anlatıyor Helga. "Dizlerimin o korku ve aynı zamanda da tepki gösterebilmenin verdiği mağrurluk ve sevinçle titrediğini hala hatırlarım" diye de gülerek ekliyor.

Anlattığı ikinci anısı biraz daha buruk.

"Savaş bitmiş ve etraf Amerikalı askerlerle dolmuştu. Sefil durumdaydık, aç uyuduğumuz olurdu. Amerikan askerleri, etrafta herşeyi yapabilecek olmanın zafer sarhoşluğuyla istedikleri eve girip istedikleri şeyi alıp götürüyorlardı. Yağma ediliyorduk. Birgün ablamla evde otururken, kapı çok sert vuruldu, o ses hala kulaklarımda, çocuktuk, o korkuyla kapıyı açtık ve içeri hışımla giren Amerikalı asker bizi öldürecek sandık. Etrafa göz atan asker, odanın ortasındaki radyomuzu gösterip, "bunu istiyorum, bunu kendi ellerinizle ofise getireceksiniz" diye bağırdı. Bir köşeye sinen ablamla ben, kafamızla onayladık, asker de açık kapıdan çıkıp gitti. O gün derhal o radyoyu Amerikan askerlerinin bulunduğu ofise götürdük. Kapı vurulmasını hala sevmem, yüreğim ağzıma gelir." diyor.

Helga ve Werner bize geldiği günün akşamında, odalarına çekilirlerken, Helga Tammo'ya Almanca birşeyler söyledi. Bana İngilizce nasıl açıklayacağını bilememiş Helga, sen daha iyi anlatırsın diye Tammo'ya havale etmiş meğer. Tammo bana dönüp, Helga'nın geceleri bazen uykusunda savaşa dair kabuslar görüp ağlayarak ve çığlık atarak uyandığını, kormamamı, panik yapmamamı, Werner'in onu sakinleştirip tekrar uykuya dalmasını sağladığını, bunun evli oldukları 50 yıldır hayatlarının normal bir parçası olduğunu söyledi. O an bana, bunu anlamamı rica eder şekilde bakan o 80 yaşındaki gözleri hiç unutmayacağım. Bizimle birlikteyken sadece birkaç kere olmuş bu kabuslar. Ben sadece birini duydum. Duyduğumda nasıl içimin burkulduğunu, onun acısını içimde hissedip ağladığımı ona söyleyemedim. Yapabildiğim tek şey, bu güzel iki insana her iyi geceler ve sabah her günaydın deyişimde yerimden fırlayıp sıkı sıkı sarılmak, öpmek oldu. Zaten, her iyi geceler ve günaydın derken bize ellerini uzatıp tokalaşmak istiyorlardı. Tammo tokalaşıyor, bense öne fırlayıp kucaklıyordum onları. Tarihi kucaklar gibi, tarihle barışır gibi...

Not: Bizim tarihimizden iç burkan bir anı mı okumak istediniz şimdi? sizi bu tarafa alayım. O yazı niye mi yazıldı? Bu yazıya yorum yazan, duvarda "paşa torunu" tablosuyla maval okuyan kokoşlar ilham vermişti, diyeyim.

Çarşamba, Haziran 30, 2010

Helga ile Werner

Böyle bir yazı yazmak için, onları uğurlamadan önce, özellikle Helga'dan izin aldım. Her ne kadar benim yazılarımı bir websitesi aracılığıyla otomatik çevirtip okuyup, bu boktan otomatik çeviriyi anlamaya çalışsalar da, onlara yazımın ana hatlarını anlattım ki, rahatsız olmasınlar.

Annesi, Tammo'yu doğumdan itibaren yalnız büyütmüş. Ayrıntılara girmeye gerek yok. Öyle olması gerekmiş. Hem kirasını ödeyip, hem çocuk bakmak için çok çalışması gerekmiş. Hemşire olarak çalıştığı hastaneye götürmek zorunda kalıyormuş Tammo'yu. Hemşire odasında, bir oyun ve uyku köşesi bile yaratmışlar Tammo'ya. Ancak emeklemeye başlayınca zorlanmaya başlamışlar. Bağlı bulunduğu kiliseye, bakıcı için haber salan Tammo'nun annesi, aynı kiliseye bağlı Helga'yla tanışmış.
Helga, o sıralar 40'lı yaşlarda, 2 çocuk annesi, anne olduktan sonra hemşireliğe ara vermiş bir kadın. Hemen yardım elini uzatmış Tammo'nun annesine. Sadece Tammo'nun yiyecek masrafları dışında hiçbir ücret de talep etmemiş. Zaten bu da, Tammo'nun annesinin kendisini hiç yoktan daha rahat hissetmesi için sembolik bir miktarmış. Yoksa Tammo onların üçüncü çocuğu olmuş hep, aynı yemek masasına oturmuşlar, tatillere birlikte çıkmışlar yıllarca, Helga ve Werner kendi çocuklarından ayrı tutmamışlar ta bugüne kadar. Aile albümlerinin her sayfasında mutlaka Tammo'nun da fotoğrafı var.

Tammo, beni annesiyle tanıştırdığının ertesi günü hemen Helga ve Werner'in evini ziyaret etmiştik. Türkiye'deki aile arası evlilik kutlamamıza onlar da gelmişti. Tammo'yu ABD'de master yaparken, annesiyle beraber ziyaret etmişler, onu tatile çıkarmışlar. Doktorasını alınca yine ziyaret edip birlikte kutlamışlar, tatile çıkmışlar falan filan. Biz Almanya'ya gittiğimizde, Dante 15 aylıktı ve onlara ilk torun heyecanını yaşatmıştı. Şimdi ilk öz torunları da 15 aylık.

Fotoğraftaki sandalyede, son ziyaretimizde 15 aylık Dante. Aynı sandalyede Helga ve Werner'in torunu P. de (15 aylık ) Oradaki tahta at da, Tammo'nun çocukluk atı. (saklamışlar bunca yıl)

Helga 79, Werner 75 yaşında. Werner de Tammo gibi elektrik mühendisi. Emekli. Ama hala, Afrika'nın en ücra köylerine su ve elektrik götürmek için yapılan gönüllü projelerde yer alıyor. Helga da onunla gidip, kaldıkları köydeki derme çatma binada hizmet veren klinikte yaralı çocukların bakımına yardım ediyor. Onların sargılarını değiştiriyor, yaralarını temizliyor, ilaçlarını veriyor, banyo yaptırıyor, onlarla resim yapıyor, oyun oynuyor. Köyün okulundan mezun olan kızların mezuniyet töreninde giyecekleri etekleri dikiyor mesela. Bunları yaparken tatillerinden de geri kalmıyorlar. Safari turuna çıkıyorlar falan...Böyle gönüllü projelerle Afrika'nın birçok yerinde bulunmuşlar.
Gönüllülükleri bununla da sınırlı değil, Almanya'da yaşadıkları şehirde, az gelişmiş ülkelerden gelen yabancı üniversite öğrencilerine de kucak açıyorlar. Onlarla yıllarca haberleşiyorlar, birbirlerine kartlar gönderiyorlar.

Bir sabah kahvaltısında, "Sizin hakkınızda yazacağım, ama aklımda soru işaretleri var. Bu gönüllülük işlerini genelde kiliseniz aracılığıyla yapıyorsunuz, peki amacınız din misyonerliği mi?" diye sorunca, Helga (İngilizce'yi çok iyi konuşuyor) gülerek, gittikleri köylerin uzun yıllardır zaten dinlerini seçmiş olduğunu, Almanya'yla ilgisinin bile olmadığını, Fransa'nın sömürgesinde kalmış ülkeler olduğunu, onlarla ilgisinin sadece bağlı oldukları Metodist kilisesinin böyle gönüllü projelere verdiği katkıyla sınırlı olduğunu söyledi. Oraya gitmelerinde sadece kilise değil, bu proje için biraraya gelen birçok kuruluşun katkısı olduğunu söyledi. Zira uçak biletleri dışındaki tüm masrafları kendilerine aitmiş.
Ben de kahvaltımı hain din misyonerleriyle değil, gönüllü meleklerle yaptığım için mutlu olduğumu söyledim, sevindiler.

Helga'nın İkinci Dünya Savaşı ile olan içsel savaşını yazmak için de izin aldım...ama onu da bir sonraki yazıda yazayım, yoksa çok uzayacak bu yazı.
Okumaktan sıkılmaz benim okuyucum. Siz şimdi Elif'in bu yazısını ve şu yazısını mutlaka okuyun, birkaç gün sonra benim yazıda tekrar görüşürüz.