
Evlerini ilk ziyaret edişimde, duvarda asılı çerçeveye koyulmuş birkaç fotoğraf dikkatimi çekmişti. Fotoğraflardan birinde bir delikanlı ve yanında aileden olduğu belli, farklı yaşlarda kişiler vardı.
"Bu kim", "peki bu" falan diye sorarken sıra 17-18 yaşlarındaki o delikanlıya geldi. Helga, çok da üstünde durmayıp "ağabeyim, şu anda hayatta değil" diye geçiştirdi. Tabi yaşlı insanlar, ne bileyim herhalde ölmüştür yaşlılıktan diye düşündüm.
Sonra Tammo'dan öğrendiğime göre, o delikanlı 19 yaşındayken 2. Dünya Savaşı'nda savaş alanında öldürülmüş.
Ruslar mı, Amerikalılar mı, İngilizler mi, kimin attığı kurşun yada bombayla öldüğünü kimse bilmiyor. Savaş işte!
Kimvurduya gitmenin en kolay ve en meşru yolu. Cesedinin bulunup bulunmadığı gibi ayrıntıları sormayı bırakın, adını ve yaşını bile sormaya çekindim o gün. Aradan 70 yıl geçmiş olmasına rağmen, bu konuda insan rahatça soru soramıyor. Hele karşınızdaki insan hala anılarını canlı tutuyorsa. Tam 6 sene sonra cesaretimi toplayıp, geçen ayki ziyaretlerinde, konu konuyu açınca biraz olsun birşeyler öğrenebildim bu konuda;
Savaş başladıktan sonra, şehirde yaşamanın iyice zorlaştığı, açlık ve yokluğun da üstüne tuz biber ektiği bir dönemde, o zamanlar henüz çocuk olan Helga ile ailesi, şehirden göçüp küçük bir köye yerleşmişler. Savaş tamamen bitene kadar da orada yaşamışlar.
Ama savaşın tam cıvcıvlı zamanında, gözden uzak bir köyde yaşıyor olsalar da, ailenin erkekleri, ülkenin her sağlıklı ve genç erkeği gibi, savaşa gönderilmekten kaçamamış. Almanya savaştayken, savaşmaya zorlanan erkeklerin hepsi Nazi değildi. O zaman, "
Alman olmak" demek, eğer ülkeyi terkedemiyorsan, "
Almanya adına savaşmaktan başka çaren yok" demekti. Helga'nın ağabeyine de olan buymuş. Savaşa gönderilmiş, kısa bir süre sonra da ölüm haberi gelmiş. 19 yaşındaymış. Helga ise henüz 13'müş. Ağabeyini o yaşta kaybetmenin acısını ve kızgınlığını hala atabilmiş değil üzerinden. 65 yılı aşkın bir süredir savaşa karşı içindeki kin hala bitmiş değil. Anlattığına göre içindeki öfke ve kin ilk yıllarda, çocukluğunun da etkisiyle Amerikalılaraymış. Abisini onların öldürdüğüne inanmış bir süre. Savaş sonrası açlık, işsizlik kolgezerken Helga ve kardeşleri, çocuk yaştayken, bulundukları bölgeyi kontrolleri altında tutan Amerikalı askerlere gizli yollardan sigara temin ederek karınlarını doyurmuşlar.
Ancak "
savaşı kaybetmenin mahcubiyeti ve ağabeyimi öldürenlere duyduğum 13 yaş öfkesi ile bu karın doyurma mecburiyetini hiç de kolay hazmedemedim" diyor Helga. "
Sigaraları teslim ettiğim Amerikan askerini, ağabeyimi öldüren asker sanırdım ve öfkeden kızarıp yüzüne bakamazdım" diyor. O günlerden kalan anıları içinde hatırlayıp da bana anlattığı iki anısını "
dün gibi" anlatışı gözümün önünden ve kulaklarımdan hiç gitmeyecek.
"
Sigaraları sakladığım sepetimle, Amerikan askerlerinin tanklarının arasından geçerken, tankların üstünde oturup muhabbet eden, beni görünce muhabbetlerini kesip bana doğru bakan askerlere gösterebildiğim tek öfke onlara dil çıkarmak olmuştu.
Çocuk yaşımla verebildiğim en büyük tepki buydu ve o an beni öldürecekler diye çok korkmuştum,
fakat gülümseyip muhabbetlerine geri döndüler" diye anlatıyor Helga. "
Dizlerimin o korku ve aynı zamanda da tepki gösterebilmenin verdiği mağrurluk ve sevinçle titrediğini hala hatırlarım" diye de gülerek ekliyor.
Anlattığı ikinci anısı biraz daha buruk.
"
Savaş bitmiş ve etraf Amerikalı askerlerle dolmuştu. Sefil durumdaydık, aç uyuduğumuz olurdu. Amerikan askerleri, etrafta herşeyi yapabilecek olmanın zafer sarhoşluğuyla istedikleri eve girip istedikleri şeyi alıp götürüyorlardı. Yağma ediliyorduk. Birgün ablamla evde otururken, kapı çok sert vuruldu, o ses hala kulaklarımda, çocuktuk, o korkuyla kapıyı açtık ve içeri hışımla giren Amerikalı asker bizi öldürecek sandık. Etrafa göz atan asker, odanın ortasındaki radyomuzu gösterip, "bunu istiyorum, bunu kendi ellerinizle ofise getireceksiniz" diye bağırdı. Bir köşeye sinen ablamla ben, kafamızla onayladık, asker de açık kapıdan çıkıp gitti. O gün derhal o radyoyu Amerikan askerlerinin bulunduğu ofise götürdük. Kapı vurulmasını hala sevmem, yüreğim ağzıma gelir." diyor.
Helga ve Werner bize geldiği günün akşamında, odalarına çekilirlerken, Helga Tammo'ya Almanca birşeyler söyledi. Bana İngilizce nasıl açıklayacağını bilememiş Helga, sen daha iyi anlatırsın diye Tammo'ya havale etmiş meğer. Tammo bana dönüp, Helga'nın geceleri bazen uykusunda savaşa dair kabuslar görüp ağlayarak ve çığlık atarak uyandığını, kormamamı, panik yapmamamı, Werner'in onu sakinleştirip tekrar uykuya dalmasını sağladığını, bunun evli oldukları 50 yıldır hayatlarının normal bir parçası olduğunu söyledi. O an bana, bunu anlamamı rica eder şekilde bakan o 80 yaşındaki gözleri hiç unutmayacağım. Bizimle birlikteyken sadece birkaç kere olmuş bu kabuslar. Ben sadece birini duydum. Duyduğumda nasıl içimin burkulduğunu, onun acısını içimde hissedip ağladığımı ona söyleyemedim. Yapabildiğim tek şey, bu güzel iki insana her iyi geceler ve sabah her günaydın deyişimde yerimden fırlayıp sıkı sıkı sarılmak, öpmek oldu. Zaten, her iyi geceler ve günaydın derken bize ellerini uzatıp tokalaşmak istiyorlardı. Tammo tokalaşıyor, bense öne fırlayıp kucaklıyordum onları. Tarihi kucaklar gibi, tarihle barışır gibi...
Not: Bizim tarihimizden iç burkan bir anı mı okumak istediniz şimdi? sizi bu tarafa alayım. O yazı niye mi yazıldı? Bu yazıya yorum yazan, duvarda "paşa torunu" tablosuyla maval okuyan kokoşlar ilham vermişti, diyeyim.